Reklam Zaman Gazetesi Reklam
  7 Mayıs 2000 Pazar Pazar  
Haberler

   Aykırı Bakışlar

Recai Güllapdan

Bu gidişle va'z ü nasiyhat etmeğe elde ahali kalmaz bilesiniz aziz Diyanetçiler!

Daha evvelce bu layiklik mevzuuna hiç temas buyurmuş mu idim şu anda derhaatır edemiyorum fekat layikliği layıkı vechile tatbik edemediğimiz aşikardır. Haayır efendim haayır, "layiklik elden gedeyor" deyu cayırtı kopararak üç sülüs asırdır bu meseleden ekmek yiyen Lö Ripaplik kazatası ile şahsan benim nokta-i nazarım elbette müsavi olamaz; kısaca dermeyan edeyim ki benim şikayetim, dinin devlet umuruna müdahil olmaması gerektiği gibi devletin dahi din ü diyanet işlerine karışmaması babındadır.

Yahu bakınız iş nerelere kadar tenzil etmiş bulunuyor; Diyanet işleri reisliği geçen gün bir beyanat neşreylemiş; ezcümle deyorlar ki, "ey ahali, sakın ola ki düğünlerde derneklerde haddi aşan mıktarda alayişle israf etmeyiniz; binaenaleyh gece kulüplerinde fülan gariban karsonların caketlerini ispirto ilen tutuşturmak, keyfe gelip (Bilader bu "keyif" lafzı da pek moda oldu; mesela önüne gelen, "böyük keyif aldım; çok keyifli bir temaşa idi" diye bilir bilmez lakırdı edeyor. Haşa huzurdan eski an'anede meşhur bir tabir vardı: "Keyif eşşekte olur" derler idi. İmdi ben ne zaman bu keyif almak fiilini işitsem bu tabiri hatırlayıp için için güleyorum. Her neyse mevzuu dağıtmayalım) ne diyorduk... Keyfe gelip tabağı çanağı yere çaluben israfa girmeyiniz fülan!"

Eyi de yahu, Diyanet işleri reisliğinin başka meşgalesi kalmamış mıdır ki, bir avuç "keyif "erbabının tarz-ı eğlencesi hakkında fetva çıkarıyor? Be hocam.. nefesini niçün nahak yere tüketirsin; ol keyif erbabına senin fetvanın bir te'siri olabilir mi? Üstelik herifler bu şenaati "günah mıdır, sevab mıdır" diye fütur getirmeksizin çatır çatır işleyen takımından. Hani gelip size müracaat idüb de, "Amanin hocam ben bir illete mübtelayım; ne vakıt kazinoya veya kim bir paviyona dehalet etsem, karsonun caketini tutuşturmadan, bardağı, çanağı yere çalıp kırmadan rahat edemeyorum, mel'un şeytan dürtükleyip duruyor, aceba bu yaptığım fiil günah mıdır?" diye sual soran takımından olsa, bu fetvanın da esbab-ı mucibesi hasıl olacak. Bilader, adamın nemazda gözü yok ki ezanda kulağı olsun? Senden bir şey sual etmiyor fekat sen kendi kendine "ayıptır, günahtır" diye fetva veriyorsun.

Fetvaya yazık değil midir hocam; fetva denilen hükm-i kaadı'nın dahi bir sıkleti olsa gerek değil midir?

Manevi dayak yemeden cum'a namazından çıkmak kaabil midir?

Deyelim ki niyet edip, boy abdesti tazeleyip, pir ü pak elbiseler telebbüs edip cum'a nemazına gitmişiz; dört rekat sünnetimizi eda edip "aceba bu hafta aziz hocamız bizleri hangi mevzuuda irşad edecek?" deyu kemal-i saffet ile boyun büküp hatibi dinlemeğe kıyam etmişiz. Muhterem hatib, tekbir ü tehlil ile minbere çıkuben dua faslını tamamladıktan ba'de latasının koyun cebinden daha evvelce teksir edildiği her halinden belli olan bir "emr-i diyaneti" çıkarub başlar cemaati azarlamağa:

"İçki içmeyiniz, içki içen şöyle olur, böyle olur, yetmeez, zinhar kumar dahi oynamayınız. Sakın ha harama yeltenmeyiniz!"

İmdi bu iş her hafta cereyan ettiği içün çoğunuz "ne var bunda Recai Bey, aceba niyçün celallendiniz" diye içinden vıdı vıdı etmeye başlamıştır bile...

Be adam; kendi ayağı ile camie gelen mü'mini niçün te'dib edersin; niyçün onları peşinen ayyaş, kumarbaz, hilebaz, haramzade yerine koyup da yıldırırsın? Esasen camie gelecek kadar şuur sahibi olan sekiz yaşındaki çocuk dahi bu fiillerin haram olduğunu bilir. Öyle ise bu pilakları tekrar be tekrar cızırdatmanın alemi nedir?

E, pekala, "şunu yapma, bunu yapma" demeyecek olduktan sonra aceba kıymetli hocalarımız cum'a hutbesinde başka ne söylesinler diye içinizden dedikodu edenleri duyar gibi oluyor ve heman söyleyim ki pek celalleniyorum; lutfen vesveseyi terk edib sıdk-ı can ile sözümü itmam etmemi bekleyiniz a canım!

Faraza ben imam-hatib olsam, cum'a hutbesi içün minbere çıkdığımda evvela cemaatin cum'asını bir güzel tebriyk ederim; bu güzel günde bir arada toplanmamızı nasib ettiği içün Cenab-ı Hakk'a hamd ederim. Bilahire camie gelmiş insanları, ne kadar güzel ve doğru bir iş yaptıkları hakkında bir güzelce tenvir eder, onlara Rabb'imizin "Cemal" sufatını hatırlatır, rahmet ayetlerini tefsir eder, kalplerini ısıtırım. Ezcümle, "ne iyi ettiniz bu güzel vakitte camie teşrif ettiniz; sizler ne güzel insanlarsınız" şeklinde taltif ettikten sonra güzel dualara iştirak ettirerek minberden iner, farzı kıldırırım.

İşte bu kadar bilader, beklediğimiz bu kadar; sırf bu mülayemetle karşılaşmayacaklarını bildikleri içün cum'a namazı vakti gelince (beş vakti güzelce eda ettikleri halde) hutbe esnasında manen dayak yememek için cemaatten kaytaranları bilir de üzülürüm.

Cehennemde sıtaç mı yaptın bre adam; bu ne malumat!

Bak bak kaari, adama bak; demek ki o hafta emr-i padişahi öyle takdir buyurulmuş. Hutbenin mevzuu "Eyidis hastalığı ve mazarratlığı". İnanmazsınız hoca efendi, cemaati evvela muhtemel "zani" yerine koyup bir güzel kalayladıktan ba'de bu menhus marazın mazarratına geçiveriyor. Tabii efendim şahsan benim imam-hatib takımına hörmetim böyüktür; öyle kolay kolay harcamak istemem; cemiyetimize hıdmetleri inkar olunmaz fekat bu hutbe zılgıtlarının artık bir şekilde nihayet bulması icab ettiğine artık eyice kail olduğum içün bugün hışım kılıncını kınından sıyırmaklığım vacib olmuştur. Sürç ü lisan ettiysek afvoluna lakin bu iş hakiykaten bu noktaya gelmiş bulunuyor.

Deyelim ki adamcağız haftadan haftaya cum'a vesilesiyle alnı secde gören bir mü'min. Vakta cum'a cemaatinin kısm-ı küllisi böyledir ve bu bir hakiykattir. Öyleyse ne yapmalı? Bu gibi şahısların kalbini te'lif ile yumuşatmalı!

Haayır efendim, sanki iki cihan serveri efendimiz böyle dememiş de, "yakaladığınız yerde ümüğüne basuben camie geldiklerine bin peşiman eyleyünüz" diye sıkı sıkıya tembihde buyurmuş haşa ve kella. Başlarlar cehennem tasvirlerine; aman efendim ne fokur fokur kaynayan kara kazanlar, ne haşlamalar, ne kuşbaşılar. Gözlerini böyüte böyüte, "cayır cayır yanacaksınız, tevbe istiğfar edin" demezler mi, bilürüm ki cemaatin mühimce bir kısmı, "amanın da nereden yanıldık şaşdık da camie düştük; farzı tamamlayıp da savuşub gitsek" diye daha hutbe esnasında gözleriyle ayakkabılığı kesmeğe başlarlar.

Derakab ayağa kalkuben "Be bilader ne kadar da güzel ve canlı bir tarzda tasvir ediyorsun; cehennem denilen eza yerinde hayli sıtaç mı yaptın?" diye sual etmek var lakin cemaat indinde hocanın itibarını on paralık etmemek içün dişini sıkar sabredersin. Ara sıra da merhamete gelir "bahs-i cennet" girişirler: Ayrı alem. Adam hayalhanesinde dünya ni'meti namına ne türlü tasavvuru var ise bir bir sıralar; huriler, gılmanlar, ebedi gençlikler, her dem on sekiz yaş civarında kalmaklar vesaire vesaire...

Böyle irşad olundukta nasıl ışıldayoruz?

Mevzuu uzun ve derin; imam kısmını fazla kızdırmağa da gelmez, lafı toparlamalı en eyisi: Ezcümle efendiler biz cum'a hutbelerinde şöyle iki yakası bir araya gelir güzel söz işitmeğe hasret kalmışızdır. Saatli mearif takvimi o hafta neyi işaretlemiş ise, gayrı ağaç dikmenin fazileti mi olur, temizliğin ne kadar faideli bir alışkanlık teşkil ettiği meselesi mi olur, içki ve kumarın mazarratı veya kim okuma-yazmanın güzelliği mi olur, o mevzuuda bizi cümleten cahil yerine koyanların azar ve tavsiyeleri ile bir güzel irşad olup öyle bir tenevvür ederiz ki cum'adan çıktıkda her kim ağzını açacak olsa otomobillerin atom farları gibi yüreğimizdeki ışık taşralara uğrar da karşıdan bakanların gözlerini karartacak derecede kuvvet kesbedecek raddelere varır.

Bu yaştan sonra bana lata mı geydireceksiniz yahu?

A güzel hocam, a caanım hocam; sen zanneder misin ki herif öğle vakti cum'a hutbesi dinledikten sonra gün kararır kararmaz doğruca tavernaya, kazinoya seğirtip ta be sabah ayş ü işret edecektir? Her yolun yolcusu bellidir biir: Durup dururken tabak-çanak kırmanın, karson ceketi tutuşturmanın, peçete uçuşturmanın zait ve müsrifane bir iş olduğunu esasen bacak kadar çocuklar bile gaayet eyi bilir ikii. Bilader öyle ise malumu tekrar be tekrar i'lan etmekte ne mana vardır? Yoksa ki sizce cami cemaati cümleten yatsuyu müteakiben kazinoya gitmeye mu'tad edinmiş bir zümre gibi mi görünüyor gözünüze?

A caanım, "Müslüman mahallesinde salyangoz satmak" bu değilse başka nedir?

Ey azizler, bu cemiyetin ahlakı, camie gelen eşhası te'dib ederek, azarlayarak veya hüsn-i telkinde bulunmak suretiyle düzelmez; elinizden geliyorsa gidiniz o caanım hutbeleri kazinolarda, tavernalarda, meyhanelerde, karhane-i fevahiş ve menahi mahallerinde i'rad ediniz de hayırhahlığınızı bilelim; kendi ayağı ile kuzu kuzu mescide gelmiş adamı canından bezdirerek irşad hıdmeti görülebilmez; yoksa ki siz bu Recai'yi öfkelendirip de bu yaşından sonra meccanen va'z ü nasihat vaziyfesine mi soyundurmak niyetindesinizdir?

Devletimiz elin müsrifine, serhoşuna, berduşuna nasiyhat verecek idiyse bu nasihat umurunda "cebde keklik" gibi gördüğü Diyanet teşkilatını yıpratmasa eyi eder. Bakınız şuracığa derc ediyorum. Bir dahi cum'a hutbesinde, cemaatin gözünün içine öfke şimşekleri çaktıran nazarlarla baka baka "içki içmeyiniz, kumar oynamayınız, zinadan zinhar uzak durunuz" diye nasihat etmeğe kalkışan bir hatib ile karşılaşır isem, onunla takkeleri değiştirmeğe azm ü cezm ü kasd etmişimdir; herkes hesabını öyle tutsundur netekim!

Zaman Gazetesi